20 Ağustos 2015 Perşembe
Butch Lezbiyenler ve HDPKK
http://www.aktuel.com.tr/yazar/suheyb-ogut/2015/08/17/butch-lezbiyenler-ve-hdpkk
27 Haziran 2015 Cumartesi
Bravo Hocam! Bravo!
Hocam, sizin bu partide tek bir rolünüz
vardı: O da Erdoğan'a vekalet etmekti.
Sonra da başkanlık sistemi için
mücadele etmekti.
Ama yapmadınız...
Bunun yerine AK Parti'nin icraatları
üstünden bir seçim kampanyası yürütmeyi tercih ettiniz.
“Onlar konuşur AK Parti yapar”
diye işin içinden çıkacağınızı zannettiniz.
Evet “onlar” konuştular; hem de
yekvücut halde; sadece ve sadece Erdoğan hakkında!
Ve malum pek de iyi konuşmadılar.
“Diktatör” dediler, “hırsız” dediler, “seni başkan
yaptırmıycaz! Yaptırmıycaz! Yaptırmıycaz!” dediler.
Hasılı kelam, neticede hakikaten
onlar sadece konuşmuş oldu, AK Parti de (yüzde 41) “yapmış”...
Nitekim “Erdoğan” dediğimizde,
tek başına yüzde 52 oy almış bir siyasetçiden bahsediyoruz!
AK Parti'nin şu zamana kadar aldığı
oyların tamamı yalnızca bu adamın hatırınadır.
Bunu Abdullah ve Hayrunnisa Gül çifti
anlamadı. Bâri siz anlasaydınız.
Anlamadınız.
Onun yerine bu adamla cedelleşme
yoluna gittiniz.
Partiyi aciz gösterdiniz.
Anketler dibe vurdu.
Sustunuz...
Lakin artık iş işten geçmişti.
Seçim sonunda, işte o dipteki anket puanından birkaç puan
yukarısını alabildiniz ancak.
Ve emin olun: Şayet Erdoğan
medyanlara inmeseydi, o fazlayı da alamaz, kendinizi çok daha
diplerde bulurdunuz.
Millet bu işin başında hâlâ
Erdoğan'ın olduğunu biraz hissetti de muhalefetin gazına gelmedi
çok fazla.
Ve evet, “ikinci yarı başladı”
ama pek iyi başlamadı. İlk dakikada golü yediniz.
O kadar çok hata yaptınız ki...
hangi birini sayayım? Bilemiyorum:
Koskoca İstanbul'da; HDP'nin MHP'den
çok oy aldığı İstanbul'da, bir tane bile güçlü Kürt
temsiline sahip aday göstermediniz.
Bölgedeki Kürtlerin gönlünü
okşayacak tek bir söylem geliştiremediniz.
Üstüne üstlük Erdoğan'a CHP'den
bile fazla muhalefet eden, Erdoğan'ı, yeniçeriler tarafından
boğdurulup katledilen III. Selim'le özdeşleştiren Economist gibi
mel'un ve bir o kadar Siyonist bir dergiye röportaj verdiniz.
Erdoğan'ın o darbedar Aydın Doğan'la
savaştığı bir zamanda, bu muhteremin arkasında duran sermaye
babalarının ayağına bile gittiniz.
Size böyle kötü tavsiyede bulunanlar
kimlerdir? Vallahi bilmiyorum.
Ama onların sonuna kadar sizin
üstünüzden Erdoğan-ötesi iktidar araçlarını temellük etme
hayalleri kurduklarından adım gibi eminim.
Onlar aldandılar. Sizi de aldattılar.
Ben bu etrafınızı saran muhterisler
gibi kötü niyetli olsaydım bile, size şunu tavsiye ederdim:
“Muhterem başbakanım, sizi
Erdoğan'ın yerine geçirmemiz lazım. Fakat bu adamın millette
olan karşılığı ve karizması çok büyük. Mücadele edersek
zararlı çıkarız. Bu yüzden yapmamız gereken onun gölgesi
olmaktır. Onun karizmasına referansla karizma kazanmaktır. Böyle
yaparsak hem sizin başkan yardımcılığınızı hem de onun
başkanlığı bittikten sonra sizin başkanlığınızı garanti
etmiş oluruz.”
Etrafınızdakilerin kafası bu kadar
bile çalışmadı.
Size en kötü yolu işaret ettiler.
Siz de hiç “tefakkuh” etmeden o yoldan gittiniz.
Geldiği günden beri MGK'sından
Ergenekonu'na, paralelinden kolonyalist ülkelerine, PKK'sından
TÜSİAD'ına kadar her kirli odağın hedef tahtasına oturttuğu
bir adama merhametsizce sırtınızı döndünüz.
Erdoğan'ın Gül'le 7 sene boyunca
yaşadığından daha fazla krizi 3 ayda bu ülkeye tecrübe
ettirmeyi başardınız.
Yazık ettiniz. Hem de çok yazık
ettiniz...
Bir hoca olarak size sonsuz bir
hürmetim var.
Ama ben bundan sonra sizin
riyasetinizdeki bir AK Parti'ye katiyen oy vermeyi düşünmüyorum.
Benim oyum Erdoğan'a.
***
Bu yazıyı seçimin ertesi günü
yazmıştım. Sonra köşeme koymaktan vazgeçtim.
Şu her zamanki “kol kırılır yen
içinde kalır”, “aman fitne çıkmasın” işgüzarlığımız
işte...
Bir de, belki hoca, seçimden sonra
boyunun ölçüsünü almış olur da, seçimden önceki hatalarından
tövbe eder diye az da olsa bir ümit taşıdım içimde.
Fakat gördüm ve anladım ki hocanın
iflah olacağı yok.
Erdoğan bugün, seçim öncesinden çok
daha fazla hedef tahtasında...
Hocamda ses yok!
Beştepe'deki iftar masasını bile
türlü yalan ve iftiralarla dillerine dolayıp Erdoğan'a bel altı
ne kadar vuruş varsa hepsini yapmaya kendini adamış bir pislik
arsız arsız geziyor ortalıkta..
Hocamda ses yok!
Hocamdan seçim sonrasında duyduğum
tek bir ses var: O da, Edoğan'a edilmedik hakaret bırakmayan,
bizzat Bilal'i kurban olarak isteyen Bahçeli'yi alkışlarken
çıkardığı el çırpma sesi...
25 Şubat 2015 Çarşamba
7 Kasım 2014 Cuma
Neden Tayyipçiyim? (Ahmet Çiğdem'le münakaşa)
Neden
Tayyipçiyim? (Ahmet Çiğdem'le münakaşa)
Normalde
benim için Ahmet hocayla münakaşa bitmişti. Nitekim kendisiyle bu
hususta mailleşmiştik. Münakaşa bitmişti derken, yazılı olarak
bitmesini kastediyorum. Bazen rû be rû konuşarak on beş dakikada
halledilebilecek meseleler, yazışarak bir ömür boyu nihayete
eremiyor. Bazen dedim de yalan söyledim aslında; çoğu zaman,
hatta neredeyse her zaman. Amma ve lakin, pek çok dostum ve talebem
bu münakaşadan çok istifade ettiklerini söylediler. Devam etmemi
istediler.
Diğer
taraftan Ahmet hoca mail attı. Sağda solda kendi yazısını “nasıl
koydu hoca kocaman” kabilinden paylaşılmasından çok rahatsız
olmuş (Şayet benim yazım da bu şekilde paylaşılmışsa ben de
aynı şekilde çok rahatsız olurum). Ben de son zamanda muttali
oldum bu tür paylaşımlara. İlmî-felsefî münakaşaları sidik
yarışı olarak telakki eden bu zevatın (solcu, Müslüman
farketmez, tümünün) kendi sidiklerinde yüzmelerini temenni
ediyorum.
Benim
bu yazıdaki tek muradım, münakaşayı ilmî-felsefi-siyasî bir
münakaşa olarak görenlere kendi meramımı anlatmak, o kadar.
Tabii meseleler çok geniş, o yüzden en kestirmesinden izah etmeye
çabalayacağım. Buyrun efendim:
“Cevabınızı
okudum; “siyaset”den “siyasal olan”dan ne anladığınız
konusunda bir fikir edinemedim. Belki bu hususta kendinizi daha sarih
ifade etmelisiniz. “Sol”, “sosyalizm”, “komünizm”
kavramlarının arasındaki farklar ve bu farkların “siyaset”
olarak hangi çatışmaları ihtiva ettiğine dair tartışmaları
da, Lenin ve Troçki okuyan birisi olarak –yine- belki daha
yakından takib etmeniz faydalı olabilir.”
Siyasetten
ne mi anlıyorum? Tek bir cümle ile tarif etmem gerekirse:
Atla
(köle) seyis (efendi) arasındaki mübayenetten sâdır olan
münakaşa, müzakere, mutabakat süreçlerini ihata eden iktidar
ilişkilerinin husule getirdiği techne -seyislik-, dasein'a
unheimlich olarak zuhur eden dike'yi nefyetmeye nâ-mütenahi
teşebbüs etmesi neticesinde inşa ettiği heim'de -polis'te,
dasein'ın “da”sında- inkişaf eden ideolojik gerçeklikte
dike'nin, o phusis'in dasein'a polemos minvalinde tahakkuk eden bütün
patolojik cüzlerini ihtiva edecek şekilde istisna ya da semptom
hükmünde -daha Aristoteles demeden evvel- mahkum edilerek oikos'a
hapsedilmesi, geriye kalan alanın da sympathos'u fantazmatik
senaryolarla deruhte eden mitsein'la rabıtalı egzistansiyellerin,
yani irtibatın transandantal şartlarının, atı da seyisi de, ve
hatta techne'yi ve dike'yi de içine alıp dışına bırakarak ve
sonra tekrar içine alıp dışına bırakarak imkansız bir mutlak
kimliğiyle/yasasıyla tebarüz ettiğinde, seyisin bizzat kendisine
bile ekstatik hale gelmesini ve bu suretle “kendinde” attan
kastre olarak failleşmesini, failleşerek ancak psikoz belası
mânâsına gelen cevherini ve onunla aynileşmeyi terketmesini;
yabancılaşmasını, kendisiyle polemik hale gelmesini, kendi içinde
yarılmasını, kendisine tahrim edilmesini ve en nihayetinde Poe'nun
mektubu gibi apaçık ortada olduğu için bir türlü bulamadığı
mahrem kendiliğini das mann'ın tayin ettiği küçük öteki
nesnelerine menfinin karanlığında ihtirasla yönelerek ispat
etmeye çalışmasını, bu uğurda bütün bir dike'yi ve dike'nin
-her günkü mukadderatının- hem külli hem de cüzi polis'i icbar
ettiği teşkilatlanma şeklini nazketmeyi, bütün bir ontolojisini,
içinde dikotomilerin arasındaki farkın, bırakın ilanihaye tehir
edilmeyi, ontik-vasati bir telakki vasıtasıyla dahi işaret
edilemediği antagonistik ve keyif dolu bir enkaza kalbedişini
ahmakça göze almasının ardından mazhar olduğu “muvaffakiyet”in
gözleri fal taşı gibi açtıran katastrofisini bertaraf etmeye
matuf amel etmek babında teche'nin mahut tarifinde zımnen
lafzileştirilen adaleti -her şeyi yerli yerinde yapmak, olması
gerekenin olması, cevherine uygun muamele etmek vs- işin içine,
mecburiyetle sarmaş dolaş olmuş olan hürriyet mefhumunu da dahil
ederek, techne'ye (dolayısıyla ethos'a) ve dike'ye/daimon'a tam da
onların belirlenimi dahilinde meydan okumaya çalışmasını,
keyif'te boğulmamak için de polis'i daha aklî (enstrümantel ya da
cevheri) ya da daha kalbî tesis etmeye uğraşmasını hem mümkün
hem imkansız kılan bütün bir diyalektiği anlıyorum.
Siyasetle
siyasî arasındaki farkı da Schmitt ve Laclau'ya yaslanarak, yasa
ve istisna arasındaki fark olarak vaz ediyorum.
“Genel
olarak düşünme biçiminizin ve kavramsal dünyanızın “okazyona”
bağlı savrulmaları ve bu savrulmaların düşünsel sonuçları
konusunda da bazı belirsizliklerin hâlâ sürdüğünü
söylemeliyim. “Büyük Öteki” yoktur- mesela, bu önerme bir
moment, belli bir kavramsallaştırım içerisinde işlevsel olabilir
ama, bu aynı şekilde, “Büyük Öteki vardır” önermesinin de
işlevsel olabileceği, teorik ve politik uğraklar da mevcuttur.
Takib ettiğiniz literatüre bağlı olarak, bu tamamen, simgesel,
imgesel ve Gerçek’in nasıl kavramsallaştırıldığıyla ilgili
pratik bir meseledir.”
Düşünme
biçimimde zerre kadar savrulma olduğunu düşünmüyorum. Bilakis
bu ifadenin kendisi bir savrulmadır. Daha doğrusu bir tökezlemedir:
“Büyük Öteki” lafzı Lacan'a ait. Ve Lacan'da büyük
Öteki'nin varolduğu hiçbir moment yoktur! Olabilir dediğiniz anda
Lacan'ın dışına çıkarsınız. Ve çıktığınız anda
girebileceğiniz tek yer vardır; din. Diğer taraftan simgesel,
muhayyel ve Gerçek'e tam da bu lafızları kullanarak farklı bir
mânâ veren kimse bilmiyorum. Ahmet hoca fakiri bu konuda
aydınlatabilir. Zupancic, Zizek, Miller, Fink, Salecl vs. hiçbirinde
böyle bir şeye rastlamadım. Lacan'a dair bildiğim tek revizyon
keyif'le alakalı. Onu da Scott Willson “neşe” olarak
lafzileştirdi. Ha bir de Zizek'in geç dönem metinlerinde
“artı-keyif'te neymiş kardeşim? Keyif zaten hep bir artı-keyif
olarak tahakkuk eder” minvalindeki küçük tenkitlerini
sayabiliriz. Bunun dışında bu kavramları konvansiyonel
kullanılışından farklı mânâlar yükleyenler kimlerdir?
Hakikaten bilmiyorum.
“Siyaset,
pozitif bir belirlenim, vargısal bir edim, nedensel bir
aktüalizasyon değildir. Bir tür iradeciliğin, istemciliğin,
yahut objektivizmin sonucu da değildir. “Müsbet bir teklif” hiç
değildir. Sonuç olarak, bir tür projenin, programın, iyi
tasarlanmış toplumsal bir mühendisliğin konusu, nesnesi de
değildir; fakat böyle anlaşılabilir ve bu minvalde siyaset de
üretilebilir.”
Benim
de böyle düşündüğüm ilk cümlemden belli olmuştur sanıyorum.
Fakat başından beri münakaşa ettiğimiz mesele şu: Siyasi
hasmını kapitalizm olarak tayin etmiş (lafzileştirmiş) olan
“solcular” neden kapitalizmi nefyetmeye, nakzetmeye ve yıkmaya
dair tek bir teklif getiremezler? Irkçılık, milliyetçilik, mekan,
popüler kültür gibi mevzularda teklif getirebilenler, neden asıl
mesele olan kapitalizme karşı, onu yıkacak tek bir teklif
getiremezler? Bu mühim değil midir?
Ha
şayet solcu olmak demek segregasyona, diskriminasyona vs. karşı
olmak, demokrasiyi ilanihaye radikalize etmek demekse, o zaman ben
solcu arkadaşlara söyleyeyim: O her gün küfrettikleri AKP
cumhuriyet tarihinin en solcu partisidir (Ermeni, Alev, başörtüsü,
Kürt siyasaları vs.).
Ben
Mimar Sinan'da doktora yaptım. Okula girer girmez, beni “sol”cuların
pankartları karşılıyor: AKP türbanını al ve üniversitemizden
defol! Sırf bu söylem, ve bu söylemin okulun her tarafında
utanmadan pornografikleştirilişi, tek bir akademisyenin dahi bunu
meseleleştirmeyişi bile Türkiye'de (kapitalizm dışı meselelerde
de) sol diye bir şeyin olmadığını gösterir.
Demin
AKP'ye solcudur dedik ya: Çıldırmıştır Müslüman ırkçısı
“sol”cularımız. Neden? Çünkü AKP neoliberal. Yani günümüz
kapitalizmin ideolojisinin müdafii ve tatbikçisi. O zaman ben de
soruyorum: AKP ne yaparsa neoliberal olmaz? Ne yaparsa kapitalizmi
nakzedecek bir siyasa ihdas etmiş olur?
Heidegger
-zımnen- der ki: Teknolojinin olduğu yerde insanlar teknolojiye
tamamen karşı olamazlar. Teknolojisiz bir hayat tasavvur edemezler.
Teknolojiye ancak teknolojinin belirlenimde muhalafet ederler. Bu da
onları daha yeşil, daha ekolojik bir teknoloji istemek gibi
inotantik hallere sevkeder.
Demem
o ki, bugün elimizde Amish gibi yaşamayı tasavvur eden bir “sol”cu
olmadığı için her biri ancak kapitalizmin belirlenimi ve ufku
içinde kapitalizme karşı “çıkıyorlar” (!). İşçilerin
hakları falan diyorlar. İşçi hakkı mukaddestir. Bununla istihza
etmem. Ama içinde, işçilerin haklarını bihakkın aldıkları (ki
Marx'a göre kapitalist ne kadar ücret verse artı değer yüzünden
hiçbir zaman işçinin hakkını ödeyemez. Ama solcu arkadaşlarımız
bunu göz ardı ederler, sonra işçi hakkı diye nida ederler) bir
kapitalizmin artık çökmeye yüz tuttuğunu söylemek en hafif
tabirle saflıktır. Bilakis işçilerin haklarını ne kadar telafi
ederseniz, kapitalizmi o kadar rehabilite edersiniz. Şehirleşmeyi
ne kadar çevreye uygun yaparsanız, kapitalizmi o kadar rehabilite
eder, o kadar ekolojikleştirirsiniz. Teknolojiyi ne kadar ekolojik
yaparsanız, kapitalizmi de o kadar ekolojikleştirmiş olursunuz.
Ama bunların hiçbirinde kapitalizm yıkılmış olmaz!
Ha
şayet “solcu” vatandaşın derdi buysa, yani kapitalizmin
(devletin, mülkiyetin, hukukun, ailenin vs.) olmadığı bir dünya
değil de, çok daha insani bir kapitalizmse, o zaman mesele başka
demektir. Ama artık bunun adını koysunlar derim. Bizim derdimiz
kapitalizmle değil, onun rehabilite edilmesiyledir falan desinler.
AKP'yi de bunun üzerinden tenkit etsinler. Yoksa çok komik
oluyorlar. Benden demesi.
“Utopyalar,
Comte’un Catechisme’i, Necip Fazıl’ın Başyücelik Emirleri
veya Medine Vesikası sizin anlamaya yatkın olduğunuz türden,
“pozitif” bir siyaset öneriyordur herhalde, fakat bunlarla,
değil bir gerçekliği anlamak, apartman idare etmek bile mümkün
olmayabilir—bütün “somutluklarına,” ve “pozitif imâlarına”
rağmen.”
Bir
daha söyleyeyim: Başından beri ütopist bir tekliften söz
etmiyorum (ki medine vesikası transandantal değil, immanent bir
tenkittir, dolayısıyla ütopisti değildir, belirtelim). Solcuların
kapitalizmi iktisadi merkezde yıkacak müspet teklifleri nedir? Onu
çok merak ediyorum.
““Müsbet
teklifleri yok” dediğiniz insanların, teklifi çok ve siz bunu
biliyorsunuz. Onlardan tam olarak ne istediğinizi biliyor musunuz?
Peki kendiniz tam olarak ne istiyorsunuz?”
Bir
daha söyleyeyim: İçinde, Kürtlerin Kürt, Müslümanların
Müslüman olabildikleri bir dünyada kapitalizm de apatheidla
beraber yıkılmış olur diyemeyiz! Şehirlerin daha insani olduğu
bir dünyada da! Ben ne istediğimi çok iyi biliyorum. Sorun şu ki
solcu vatandaş da biliyor hesapta: “Kahrolsun kapitalizm” diyor,
kapitalizme uygun siyasa ihdas edenleri lanetliyor, ama gel gör ki
şu kapitalizm denen boku yıkmak için ne yapmak lazım birader?
dediğinde en fazla işçi hakkı falan diyor. Ne istediğini bilen
solcu, isteğine nasıl ulaşacağını bilmiyor!
“Tartışma
konusuna dönersek, kendimi tekrar etmeme izin verirseniz eğer,
“siyaset teorisinin eksikliği” için adres, sosyalizm ve
komünizm değildir.”
Bunları
gündeme getiren ben değildim zaten.
“Kapitalizm
meselesine gelince. Bu konudaki çaresizlik sadece sosyalistlerin
meselesi olmasa gerektir. Bütün insanlığı ilgilendiren bir
“durum”dan söz ediyoruz. Kapitalizmin daha fazla büyümesine
imân eden sağ teklif, kapitalizmi daha sosyal adaletci ve eşitlikci
kılmaya yönelik sol teklifle kapitalizmin nihaî gerçeklik
olduğunda ortaklaşır.”
Hah!
Eyvallaaaaah!... İşte ben de bunu diyorum başından beri. Ne güzel
ifade etti hocam. Daha neyi konuşuyoruz peki?
“Bütün
kitaplı dinler, kapitalizmle bir biçimde uzlaşmıştır.”
Bu
ifade çok muğlak. Şayet Weberci gibi konuşuyorsak, yani modernite
öncesinde de muhtelif kapitalizmler var diyorsak başka konuşmamız
lazım, yok modern, post-modern kapitalizmse mevzu başka konuşmamız
lazım. İslam'ın faizi yasaklaması (ve daha pek çok hüküm),
Amishler'in teknolojiyi reddetmesi, Afrika'da para nedir bilmeden
pagan dinlerine uygun yaşayan insanlar vs. Sırf bunlara bakarak
bile bu ifade hükümsüz olur, şayet kapitalizmden merkantilizmi
anlamıyorsak.
“Komünist
tahayyül, burada devreye girer. Komünizm, bir siyasal ve toplumsal
rejim değildir; daha eşit ve özgür bir dünyanın, adaletin,
merhametin ve şefkatin olumlandığı bütün çabanın “adı”dır.”
Ütopya
kurmayacağız diye söz verdik az önce. O zaman ütopist olmayan bu
tahayyülün hayali ne ola ki? Bu arada tahayyül ediyor da solcu
vatandaşlar, o hayallerine (kapitalist olmayan dünyaya) gidecek bir
yol tasavvur edebiliyorlar mı? Söyleyeyim: Polise taş atmakla bu
iş hallolmuyor. “Türban”a küfretmekle de.
“Bu
çaba, kapitalizme karşı direnmeye değil, ötesinde bir imkâna
inanır. Siz mümin bir insansınız; müminler dünyaya zafer için
gelmezler, gariplerin kitabında muzaffer olacaklarına dair bir
kayıd bulunmamaktadır. Bu tarihsel aşamada belki yenilmekten başka
bir seçenek yoktur. Sözde-aktivizmin en büyük silahı, “yine
yenil, hep yenil, güzel yenil” ağlaklığı değil, tabiatıyla
kasteddiğim.”
Demek
ki solcu olmak, hiç varolmamış bir dünyanın imkanına naifçe
iman etmek demekmiş. İyi, güzel de, bunu çocuklar da yapıyor
zaten. Bir hastanın iyileştiğini “tahayyül” etmesi marifet
midir? Marifet kendi reçetesini yazabilmesidir. Hem reçete
yazamayıp (başarız teşebbüslerinin neticesinde artık yazmayı
aklının ucundan dahi geçirmeyip) hem de hastalığa küfretmesi
ise ... ne diyeyim bilemedim ki? Çok yaşa Bedri Baykam!
“Son
olarak, tamamen yazdıklarınıza bağlı olarak, uzaktan, size dair
beslediğim ümidin, bir tür sağ savrulmayla hebâ olabileceği
endişesiyle, size ancak “kızdığımı” söyleyebilirim. Şu
son yazdığınız yazınızın sarkazmı, bir müddet önce –haklı
olarak- eleştirdiğiniz Yusuf Kaplan’ın toptancılığıyla nasıl
mesafelenecek?”
Benim
sola dair yaptığım “toptancı” tenkidin aynısını zaten
hocam yapmış: “Kapitalizmin daha fazla büyümesine imân eden
sağ teklif, kapitalizmi daha sosyal adaletci ve eşitlikci kılmaya
yönelik sol teklifle kapitalizmin nihaî gerçeklik olduğunda
ortaklaşır.”
Asıl
şimdi iki tane toptancı hüküm vereceğim:
1-
Dünyada kendisini “solcu” olarak takdim eden entelektüellerin
hepsi (Badiou, Zizek vs.) ırçıklık karşıtıdır. Biraz komik
olacak ama söyleyeyim: Anti Kemalisttir. Biz de ise solcuyum deyip
Ermeni'ye küfreden de var, solcuyum deyip Müslümanlara
(başörtülülere) ayrımcılık yapan da (epey) var.
2-
Türkiye'deki bütün solcular Kemalisttir. İslam'a olan
nefretleriyle, cehaletleriyle ve mesafeleriyle kemalisttir.
Başörtüsünün özgürlüğü söz konusu olduğunda bir tek DSİP
çıkmıştı, kayıtsız-şartsız destek veren, ama orada bile bir
takım Zizekçi vatandaş üçüncü yolculuk oynuyorlar, hizmet alan
hizmet veren ayrımı falan yapıyorlardı. “Çok radikalim,
bildiğin gibi değil vatandaş” diye piyasaya çıkan Baskın
Oran'ın dahi bu ayrımı yapması işin vehametini gözler önüne
serer. Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinde bilhassa sosyal
bilimlerde neredeyse tüm akademisyenler “solcu”. Var mı bu
departmanlarda bir tane Müslüman (dini vecibeleri ifa eden, temsil
ve tebliğ eden)? Boğaziçi'nde, ODTÜ'de, Sabancı'da, Bilgi'de,
Koç'ta, Bilkent'te? Bu nasıl bir apartheid'dır Allah aşkına?!
Bunların
komünist tahayyülü varmış. Hah! Bu tahayyülde Müslüman'a yer
olmadığı kesin!
Hocam
kusura bakmasın: bir Ahmet Çiğdem üzerinden “sol”a dair
telakkim değişmez.
“Öleni,
yaşayanı birer birer kurşuna dizdiğiniz yazınızı, Haşmet
Beyle bitirmenizi anlayışla mı karşılamalıyız?”
Haşmet
abi, benim akademide tanıdığım “solcu” herkesten çok daha
bilgili, çok daha zeki, çok daha adil, çok daha feraset sahibi.
Buna rağmen yazılarını en sıradan vatandaş dahi anlayabiliyor.
Marifet budur işte. Keşke bugün paralel namussuzların
kılavuzluğunda imza falan toplayan “solcu” akademisyenlerimiz,
onun tırnağı kadar olsalar.
“Belki
bu yönde kaygılarınız vardır, bilemem, şu zavallı
sosyalistlere ve komünistlere karşı yönelttiğiniz eleştirileri,
dönüp, içinde yer aldığınız “bağlama” da yöneltmek
istemez misiniz? Bu, üstelik şimdi, sadece teorik bir mecburiyet
değil, aynı zamanda ahlakî bir yükümlülük olarak ortada
durmaktayken?”
Bağlamı
söyleyeyim mi okuyucular? Bu memlekette 80 senedir iç savaş var!
Ve bu savaşı bitirecek kudrette tek hükümet AKP, daha doğrusu
Erdoğan. Adamın Kürtlere iade ettiği hakları saymayacağım
bile: Apo'yla görüşürüm diyen o! Diyarbakır'a gidip bu
cezaevleri boşalacak diyen o! PKK'nın ve HDP'nin bütün
ahlaksızlıklarına (yav en son 16 yaşında çocuğu Işidçi diye
işkence ederek öldürdüler, sonra sol entellerimizden tek bir
kelam işitmedik!) rağmen “barış yapacağız” diyen o! İçinde
78 kuşağından en radikal “solcuların” bile bulunduğu bir
akil insanlar heyeti kurdurup onlara şehir şehir bu meseleyi
anlattıran o! Parti tabanının büyük çoğunluğu barışı
hazmetmemiş olmasına rağmen, siyasi hayatını riske ederek, hâlâ
barış diyen o! Kobani'den gelen Kürt, Ezidi vs. 200.000 milteciye
kapı açıp, bütün ırkçı reflekslere göğüs geren yine o!
Neymiş
efendim? AVM yapıyormuş. Mühim değil mi? Mühim. Ama memleketin
80 senedir kan döken bir meselesini halletmeye ahdetmiş, azmül
cezmül kastetmiş bir adamı (PKK düşmanları açısındansa
barışı tesis edebilecek karizmaya sahip tek adamı) devirmek için
“solcu” gösteriler yapmak, bu adama ve partisine her gün
küfredip, neoliberalizm, AVM falan diyerek solculuk oynamak var ya:
en hafif tabirle ayıp!
Bakın
kendimden bahsedeyim: 28 şubat'ta başörtüsü ilahiyatlarda bile
yasaklandığında, aklımdan kendimi ateşe vermek geçmişti. Yani
bu mesele bu kadar ciğerimi yakmıştı. Diyelim ki Erdoğan
başörtüsüne, imam-hatiplere vs hiçbir şey yapmamış olsaydı
da sadece Kürt meselesinde şimdiye dek attığı adımları atmış
olsaydı, o zaman yine kendisini her yerde müdafaa ederdim.
Müslümanlar onu devirmek isteselerdi başörtüsüne hassasiyet
göstermediği için, kendileriyle sonuna kadar mücadele ederdim.
Zira
bu mesele şaka değil! Bağlam bu! Kemalist devlet! Irkçı devlet!
Milliyetçi devlet! Kan döken ve döktüren devlet! Adam bunu
değiştiriyor (daha dün kürtçe konuştu diye minübüste dayak
yiyen Kürtler vardı bu memlekette, ne çabuk unuttuk)!
Değiştirebilecek de tek adam! Varsa daha iyisi, CHP'den bile olsa
desteklemezsem nâmerdim!
Savaşın
dışında Türkiye'de her mesele tâlidir! Barış olmadan da kimse
benden, geldiği günden beri darbeyle devrilmeye çalışılan,
hakkı hiçbir şekilde teslim edilmediği gibi “solcu”
entellerin Müslüman ırkçısı nefretinin nesnesi olan (“solcu”
karikatür dergilerinin, Türk solu dergisinin kapaklarını
hatırlayın Allah aşkına. Hepsini geçtim, birinde bu adamın
kızını nasıl tavsir etmişlerdi hatırlıyor musunuz? Ha onlar
sol içinde istisnai ırkçı bir grup mu? Peki neden bu kapak ve
benzleri hakkında solcu entelektüellerimizden STKcılarımızdan
bir tane tenkit gelmedi? Tabii onlar o arada Gezi'de Tayyip ölmüş
anasına sövmekle meşgüldüler) bir adamı tenkit etmemi kimse
benden beklemesin.
Hele
bu konularda konuşmayanlar hiç beklemesin. Yarın savaş ve darbe
ortamı biter, biz de kansız bir ülkeye kavuşuruz, işte o zaman
AKP'nin “neoliberal siyasalarını” konuşuruz.
İçinde,
AKP'li birinin gaz çıkartmasının bile “yumurta gibi kokuyordu
birader!” kabilinden şikayetlerle AKP'nin darbe nesnesi olmasının
meşruiyetini gözler önüne bir sebep olarak takdim edildiği bir
ülkede, evvela barışı, sonra da asıl bu “bağlamı”
konuşmamızı lazım.
Ya
da en azından, AKP'ye ve Erdoğan'a barış hususunda sonuna kadar
destek verelim; bu desteğimizi sonuna kadar her yerde ifade edelim,
ondan sonra onları diğer hususlarda tenkit edelim. Olmaz mı? Daha
ahlaklı, daha adil olmaz mı?
Sadece
AVM değil barış da yapan bir adama, barış hususunda destek
vermek, kendisine yönelik ırkçı nefreti tenkit etmek, kendisine
yönelik iç ve dış darbe teşebbüslerini alenen telin etmek,
ahlaki, insani, vicdani, islami, vs. bir yükümlülük değil midir?
AVM
yapan Kürt bir başbakan olsa, birileri bu adama Kürt olduğu için
hakaret etse, ayrıca bu adam ülkedeki iç savaşı bitirmeye
çalışıyorsa olsa, o zaman, bunların hiçbirini görmeyip “AVM”yi
gören solcuyu takdir mi ederdik tenkit mi? Ve yer miydik böyle bir
“solculuğu”?
Bütün
“solcu” entelektüellerin barış hususunda sonuna kadar
Erdoğan'a destek verdiği bir ülke olsaydık, o zaman belki biz de
bu kadar “yalaka” olmak zorunda kalmazdık değil mi?
“Kendimi
anlatmaktan nefret ederim. Hele buna mecbur edilirsem, daha çok
nefret ederim. Yine de şunu belirtmeme izin verin: kendi adıma, AKP
konusunda, din vs. konusunda, içerisinde yer aldığım tek mecra
olan Birikim dergisinde yılıp çizilenlerden, bu derginin majör
figürlerinin epeydir sürdürdüğü ve hiç onaylamadığım
çizginin karşısında farklı şeyler söylemeye çalıştım.
Fakat belirteyim, bunu Birikim dergisinde yapabildim ve İletişim
Yayınları tarafından yayınlanan kitabımda. Sadece Gezi Olayı
konusunda yazdıklarıma bakılırsa, neyi kasteddiğim daha iyi
anlaşılacaktır. O yüzden Türk solu filan gibi genellemeleri
ihtiyatla yapmak, yapıldığında da ihtiyatla karşılamak gerekir.
Size de bunu öneririm.”
Ne
diyeyim? Allah Türkiye “sol”u içinde Ahmet Çiğdem gibi
hocaların sayısını arttırsın. Amin!
21 Ekim 2014 Salı
Ahmet Çiğdem'in Cevabı
Cevabınızı
okudum; “siyaset”den “siyasal olan”dan ne anladığınız
konusunda bir fikir edinemedim. Belki bu hususta kendinizi daha sarih
ifade etmelisiniz. “Sol”, “sosyalizm”, “komünizm”
kavramlarının arasındaki farklar ve bu farkların “siyaset”
olarak hangi çatışmaları ihtiva ettiğine dair tartışmaları
da, Lenin ve Troçki okuyan birisi olarak –yine- belki daha
yakından takib etmeniz faydalı olabilir.
Genel
olarak düşünme biçiminizin ve kavramsal dünyanızın “okazyona”
bağlı savrulmaları ve bu savrulmaların düşünsel sonuçları
konusunda da bazı belirsizliklerin hâlâ sürdüğünü
söylemeliyim. “Büyük Öteki” yoktur- mesela, bu önerme bir
moment, belli bir kavramsallaştırım içerisinde işlevsel olabilir
ama, bu aynı şekilde, “Büyük Öteki vardır” önermesinin de
işlevsel olabileceği, teorik ve politik uğraklar da mevcuttur.
Takib ettiğiniz literatüre bağlı olarak, bu tamamen, simgesel,
imgesel ve Gerçek’in nasıl kavramsallaştırıldığıyla ilgili
pratik bir meseledir.
Siyaset,
pozitif bir belirlenim, vargısal bir edim, nedensel bir
aktüalizasyon değildir. Bir tür iradeciliğin, istemciliğin,
yahut objektivizmin sonucu da değildir. “Müsbet bir teklif” hiç
değildir. Sonuç olarak, bir tür projenin, programın, iyi
tasarlanmış toplumsal bir mühendisliğin konusu, nesnesi de
değildir; fakat böyle anlaşılabilir ve bu minvalde siyaset de
üretilebilir. Utopyalar, Comte’un Catechisme’i, Necip Fazıl’ın
Başyücelik Emirleri veya Medine Vesikası sizin anlamaya yatkın
olduğunuz türden, “pozitif” bir siyaset öneriyordur herhalde,
fakat bunlarla, değil bir gerçekliği anlamak, apartman idare etmek
bile mümkün olmayabilir—bütün “somutluklarına,” ve
“pozitif imâlarına” rağmen. “Müsbet teklifleri yok”
dediğiniz insanların, teklifi çok ve siz bunu biliyorsunuz.
Onlardan tam olarak ne istediğinizi biliyor musunuz? Peki kendiniz
tam olarak ne istiyorsunuz?
Tartışma
konusuna dönersek, kendimi tekrar etmeme izin verirseniz eğer,
“siyaset teorisinin eksikliği” için adres, sosyalizm ve
komünizm değildir. Kapitalizm meselesine gelince. Bu konudaki
çaresizlik sadece sosyalistlerin meselesi olmasa gerektir. Bütün
insanlığı ilgilendiren bir “durum”dan söz ediyoruz.
Kapitalizmin daha fazla büyümesine imân eden sağ teklif,
kapitalizmi daha sosyal adaletci ve eşitlikci kılmaya yönelik sol
teklifle kapitalizmin nihaî gerçeklik olduğunda ortaklaşır.
Bütün kitaplı dinler, kapitalizmle bir biçimde uzlaşmıştır.
Komünist tahayyül, burada devreye girer. Komünizm, bir siyasal ve
toplumsal rejim değildir; daha eşit ve özgür bir dünyanın,
adaletin, merhametin ve şefkatin olumlandığı bütün çabanın
“adı”dır. Bu çaba, kapitalizme karşı direnmeye değil,
ötesinde bir imkâna inanır. Siz mümin bir insansınız; müminler
dünyaya zafer için gelmezler, gariplerin kitabında muzaffer
olacaklarına dair bir kayıd bulunmamaktadır. Bu tarihsel aşamada
belki yenilmekten başka bir seçenek yoktur. Sözde-aktivizmin en
büyük silahı, “yine yenil, hep yenil, güzel yenil” ağlaklığı
değil, tabiatıyla kasteddiğim.
Son
olarak, tamamen yazdıklarınıza bağlı olarak, uzaktan, size dair
beslediğim ümidin, bir tür sağ savrulmayla hebâ olabileceği
endişesiyle, size ancak “kızdığımı” söyleyebilirim.
Şu son yazdığınız yazınızın sarkazmı, bir müddet önce
–haklı olarak- eleştirdiğiniz Yusuf Kaplan’ın toptancılığıyla
nasıl mesafelenecek? Öleni, yaşayanı birer birer kurşuna
dizdiğiniz yazınızı, Haşmet Beyle bitirmenizi anlayışla mı
karşılamalıyız? Belki bu yönde kaygılarınız vardır, bilemem,
şu zavallı sosyalistlere ve komünistlere karşı yönelttiğiniz
eleştirileri, dönüp, içinde yer aldığınız “bağlama” da
yöneltmek istemez misiniz? Bu, üstelik şimdi, sadece teorik bir
mecburiyet değil, aynı zamanda ahlakî bir yükümlülük olarak
ortada durmaktayken?
Kendimi
anlatmaktan nefret ederim. Hele buna mecbur edilirsem, daha çok
nefret ederim. Yine de şunu belirtmeme izin verin: kendi adıma, AKP
konusunda, din vs. konusunda, içerisinde yer aldığım tek mecra
olan Birikim dergisinde yılıp çizilenlerden, bu derginin majör
figürlerinin epeydir sürdürdüğü ve hiç onaylamadığım
çizginin karşısında farklı şeyler söylemeye çalıştım.
Fakat belirteyim, bunu Birikim dergisinde yapabildim ve İletişim
Yayınları tarafından yayınlanan kitabımda. Sadece Gezi Olayı
konusunda yazdıklarıma bakılırsa, neyi kasteddiğim daha iyi
anlaşılacaktır. O yüzden Türk solu filan gibi genellemeleri
ihtiyatla yapmak, yapıldığında da ihtiyatla karşılamak gerekir.
Size de bunu öneririm.
18 Ekim 2014 Cumartesi
Ahmet Çiğdem'e Cevap
Ahmet
Çiğdem'in -bütün aşağılamalarına rağmen- kıymetli olduğuna
inandığım yorumunun tamamına cümle cümle giderek cevap vermeye
çalışacağım. Türkiye'de küfür yemeye o kadar alışmışız
ki biri küfür etmeden, akademik perspektifi olan bir yorum yazdığı
zaman bizim için çok kıymetli oluyor. Normalde pazartesi günü
cevap yazacaktım. Baktım, bir nefeste yazıyorum, yazayım dedim.
Yazdım. Buyrun.
““Sol
yoktur” başlıklı yazınızın, gerçekte “solda bir siyaset
teorisinin olmadığı” iddiasını dile getirmeyi amaçladığını
görmekle birlikte, bu iddianın tam da, “sol yoktur” ifadesini
yanlışladığını, aslında, “sol varolduğu için”,
“sosyalizm ve/veya komünizmde” bir siyaset teorisinin gelişkin
bir biçimde temellendirilmediği ampirizmini öne çıkarma
kurnazlığına prim bile vermek istemem, değil değer—yine de bu
ampirizmi görmezlikten gelmek doğru bir tutum olmasa gerektir.”
Birincisi
“sol yoktur” derken “sol”a yüklenen o mahut mânânın/amacın
-cari ideolojik konstelasyona, baskıcı iktidar yapılarına,
“emperyal” küresel düzene hem teorik hem de pratik olarak karşı
çıkmak- saçma ya da imkansız olduğunu kastetmiyorum.
Bilakis
bu her zaman mümkündür. Böyle bir imkan her zaman için vardır.
Lafı “mümkün”den “imkan”a bilerek getirdim. Zira imkan
dediğimiz şey her zaman için kendi mahrumiyetini (steresis) yani
imkansızlığı -tabiri caizse- “performe” eder. İmkan
(dunamis) kendi nakizini (adunamis) bize paradoks olarak zuhur edecek
şekilde kendi içine alır. İmkan aynı zamanda imkansızlıktır.
Buraya kadar Aristoteles'in Metafizik'ini konuşmuş olduk.
Neden
mi? Zira “sol”un imkanından bahsetmeden evvel aslında câri
düzenin imkanından bahsetmemiz gerekir. Câri barbar düzen mümkün
olduysa, gayr-ı kapitalist ontolojilerde bastırılmış o kendisini
mümkün kılan imkanlar fiile dönüşmüş demektir. Demem o ki,
nasıl ki câri düzen sabık düzende bir imkandıysa, yarın da bir
imkansızlık olarak tahakkuk edebilir. Dedik ya imkan imkansızlığı
da içine alır, kapitalizmin imkan şartları da aynı zamanda onun
imkansızlık şartları olarak tahakkuk edebilir.
Bendeniz
soldan önce esasen büyük Öteki'nin varolmadığına, yani mevcut
simgesel düzenin -Kemalizm, kapitalizm, emperyalizm, muhafazakarlık,
apartheid vs.- mutlak olmadığına inanırım. Şayet bunların
hepsine birden “sağ” diyeceksek, yani status quo'yu,
halihazırdaki simgesel düzeni “sağ” olarak isimlendireceksek,
o zaman sağın tam da bir fantezi olduğunu kabul etmek
mecburiyetinde kalırız.
Bu
da bizi, dünya “sol”unun (Türk solunun değil, zira onlar
sadece İslam düşmanı, bu düşmanlık için Koç'tan kumanya
almaya bile hazır) tam da o muhalafet ettiği câri ideolojik
düzenin semptomu olduğunu ispat etmeye sevkeder. Daha sarih bir
ifadeyle, şayet câri düzenin muhafazasının müdafaasını yapan
“sağ” ise, ve “sol”da bu düzeni iptal etmeye “kastetmiş”
olan ise, o zaman “sol” “sağ”ın semptomudur demektir.
Bakın
bu durumda bile sol diye bir şeyin olmadığını kabul etmek
mecburiyetinde kalırız. Zira semptom kendinde bir cevher olarak,
muhtevası müspet bir kendilik olarak “var” değildir. Daha
ziyade, kendisini Yasa'yla olan diyalektiğinde vaz eder. Müspet bir
kendilik olarak var değildir semptom ama tahakkuk ettiğinde o dahil
olup ait olamadığı Yasa'yı (konumuz açısından “sağ”ı,
“düzen”i vs.) askıya alma kudretini de haizdir.
Ezcümle,
sağ olsa olsa bir fantezidir, “sol” ise “sağ”ın
semptomudur. Benim asıl sıkıntım, teorik “sol” geleneğin
“sağ”ın, kendi iç antagonizmasının semptomlar olarak tezahür
ederek kendisini pratik olarak yıkmasını beklemenin ötesinde
pratik bir siyasetin teorikleştirmesini yapamamasıdır. Ve pratikte
“sol” olarak isimlendirilen -komünist, sosyalist- hareketlerin
de kendinden önceki “sağ”dan bile beter bir duruma sebep
olması, o nefyettiğini iddia ettiği sağdan daha fazla “sağcı”
hale gelmiş olmasıdır.
“Hele
hele “sol” kavramının, gösterdiğinden çok gizlediğini ve
artık, solla, sosyalizmin ve komünizmin özdeşleştirilmesinin
çocukca bir tutkuyu imâ ettiğini belirtmek isterim. Siz sola
bakmaktan, sosyalizme ve komünizme bakmaya fırsat bulamıyorsunuz.
Buna devam edebilirsiniz.”
Açıkçası
sosyalizm ve komünizm ile sol arasında bir tefrik-temyiz
yapıldığını ilk defa duyuyorum. Hocadan önce böyle bir temyizi
yapan var mı bilmiyorum ama varsa bile söylemlerini
kanonikleştiremedikleri kesin.
Diyelim
ki böyle bir temyizde bulunduk. Bu durumda şunları söylemem
gerekir. Birincisi benim yazımda pratik komünizme ve sosyalizme
dair hiçbir tenkit yoktu. Zira bendeniz bu pratiklerin de başta
Marx olmak üzere (bütün teorik) “sol”la uzaktan yakından
alakası olmadıklarını düşünüyor, ve bu yüzden bunları
tenkide değer bile bulmuyordum. Kaldı ki ampirik “sol”
üzerinden “teorik” “sol”a çakmanın da çok adice olduğunu
düşünmüşümdür hep.
Ahmet
Hoca beni bu noktada çok şaşırttı. Bugün “sol”cuların bile
müdafaasını yapmaktan imtina ettikleri sosyalizme ve komünizme
bakalım diyor. Ve benim bakmadığımı söylüyor. İşin kötüsü
ömrüm Nazist, Maoist, Stalinist ve Kemalist yapıları araştırmakla
geçti. Bakmamak ne kelime? O kadar bakmışım ki artık bunlar
aklıma geldiğinde midem bulanıyor. Neden olduğuysa izahtan
vareste.
“Sosyalizmin
bir siyaset teorisine sahip olmadığı iddiası, bir çok kereler ve
muhtelif isimlerce sahiplenilmiştir. Perry Anderson, Batı Marksizmi
üzerine yazdığı kitabında hatta, bu iddiayı, kitabın temel
argümanı olarak benimsemiştir.”
Birincisi
ben sosyalizmin değil onu da kapsayacak şekilde bütün bir “sol”un
, kendine “sol” diyen her failin teoride kısa devre verdiğini
iddia ediyorum. İkincisi Anderson'la bendenizin argümanları çok
farklı. Anderson Frankfurt Okulu, Althusser, Lukasc gibi
teorisyenlerin en büyük sıkıntısının, o dönemin sosyalist
hareketlerinin (başta sovyetler) başarısızlığa uğramasından
sonra yalnızca teoriyle iktifa etmeleri ve bu suretle sınıf
mücadelesinden ve bu mücadelede taraf olmayı vaaz eden Marx,
Lenin, Luxemburg gibi pratik derdi olan “otantik” solculardan
kopmaları olduğunu söylüyor.
Halbuki
bendeniz bu isimlerden bile -kapitalizmi bertaraf etmiş ya da
edebilecek- bir pratik siyasetin çıkmadığını iddia ediyorum.
Neden mi? Birincisi Marx'ta tek bir müspet teklif yok. Sırf bu
durum bile, ona referans yaparak söylem ve pratik ihdas eden bütün
entelektüelleri krize sokar. Müspet bir teklif getirdikleri anda
Marxist değildirler. Devrimi beklemeyelim diyen Luxemburg da buna
dahildir, Lenin de. Bence Marx'a referans yaparak siyaset yapanların
tümü Marx'ı nakzeder. Ama bu kötü bir şey değildir. Belki
sorunlu olan Marx'tır. Bahs-i diğer. Ama siyaset ihdas edelim diyen
bu gibi isimler de hem pratik hem de teorik olarak başarısız
olmuşlardır.
“Gelgelelim,
bu bir siyaset teori yokluğuna ve zaafına yol açmadığı gibi,
önce Lenin’le parti ve cadre anlayışı, sonra II. Dünya Savaşı
konjönktürünün neredeyse zorladığı ve sonrasında bütün
Komünist Partileri en azından bir yere kadar “vicdanen”
bağlayan tek ülke sosyalizmi pratiği, sosyalist enternasyonellerin
ve beynelmilel işci hareketinin gelişim tarihi içerisindeki
tartışmalarla birlikte kılı kırk yaran siyasal çatışma ve
anlayışları belgelediğini dikkatinize sunarım.”
Bu
konuda hiçbir şüphem yok. Müthiş bir kriz var, müthiş bir
teemmül var. Fakat mesele o ki, günümüz açısından netice yok!
“Sadece
Lenin ve Troçki’nin Rusya özgüllüğünden çıkarak yazdıkları
bugün bile bir siyaset teorisinin öncüllerini kurmak bakımından
eşsiz veriler sunmaktadır.”
Ben
de aynı kanaatteyim. Bilhassa Troçki’nin fikirlerine çok
ehemmiyet veririm. Ama yine aynı mesele: İyisiyle kötüsüyle
Lenin öldü, Stalin geldi, her şey daha da mahvoldu, sonra da
meşhur “sol” teorisyenlerin neredeyse hepsi Troçki'nin
Stalinizm tenkitlerinin tamamını sahiplendiler ve hep bu tenkitleri
dallandırıp hiçbir teklif getirmeden konuşmaya devam ettiler.
“Sizin
bütün bunları bilmiyor oluşunuz, yahut biliyor ve fakat
önemsemiyor oluşunuz, solipsizminizi güçlendirir belki ama sizi
haklı ve doğru kılmaz.”
Hocanın
neden böyle söylediğini tam anlayamadım. Bendeniz Lenin'in de
Troçki'nin de çok kıymetli fikirleri olduğunu düşünüyorum.
Fakat pratik tekliflere geldiğinde, ikisinin de başarısız
olduklarını müşahade ediyorum. Zira teklifleri yanlış yerden
getiriyorlar. Her ne kadar Troçki'nin Stalinist yapıyı
demokratikleştirme çabası çok kıymetli olsa da sonunda kendisi
“Marxist”-Leninist- çizgide kaldığı için başarılı
olamıyor. Daha önce de dediğim gibi Lenin de Troçki de Marxistim
derken yalan söylüyorlar, şayet bu Marxizm yalnızca Marx'ın
pratik ispat etmeyen teorik analizlerini sahiplenmek demek değilse.
Diyebiliriz ki Lenin de -birkaç istisnayı dışarıda bırakırsak-
Troçki de Lenin üzerinde uzlaşıyorlar. O zaman Lenin'i konuşmak
lazım. Bu kıymetli bir tartışma olabilir. Ama şimdilik bunu
tehir ediyorum, zira çok mesele çok uzun. Yalnızca şu kadarını
söylemekle iktifa edeyim: Lenin'in bugün teori dünyasındaki en
ateşli savunucusu olan Zizek bile Lenin'den hareketle müspet bir
siyasa teklif edemiyor.
“Sadece,
Balibar’ın egaliberte kavramı bile (maalesef Ranciere değil)”
Ranciere
kısmında egaliberte'yi sehven yazdım. Hoca düzeltmiş sağolsun.
Ama malum, psikanalizde bu tür “lapsus”lara çok ehemmiyet
verilir. Tesadüfi olmadığı düşünülür. Nitekim benimki de
öyle oldu. Ranciere'in anahtar kavramı mesentente. Lyotard'ın
differend'ine karşılık gelir. Bunu yazmam lazımdı. Ama kafam
egaliberte'ye gitmiş. Zira yazının giriş kısmında Balibar
demiştim ama yazı boyunca bir daha Balibar'ı yazmamışım.
Kafamda Balibar'ı da yazmak varken Ranciere'i yazınca böyle bir
hata olmuş. Diğer taraftan Ranciere ve Balibar arasında çok sıkı
rabıtalar var. Bilhassa egaliberte meselesinde: Ranciere'e göre
“polis” ile “kısımsız kısım” arasında bir antagonizma
var. “Kısımsız-kısım” boş bir küllilik referansıyla
polis'in semptomatik fazlası olarak tahakkuk ediyor. İşbu boş
külli Balibar’ın egaliberte dediği, bütün konuşan varlıkların
özgürlükteki eşitliğini vaz eden ilkenin ta kendisidir. Demem o
ki egaliberte demişim ama çok da kötü olmamış sanki. Devam
edelim:
“Sadece,
Balibar’ın egaliberte kavramı bile (maalesef Ranciere değil)”,
münhasıran eşitlik paradigmasına bağlı geleneksel sosyalist bir
siyasal kavrayışın çıkmazlarını bir kere daha vurgulamak
açısından oldukça işlevsel olmuştur- sizin olmadığını
sandığınız, siyaset kavrayışı için, bu tek örnek olmasa
gerektir.”
Ya
hoca beni anlamamış ya da ben kendimi anlatamamışım. Kuvvetle
muhtemelen ikincisi. Bendeniz yazıda saydığım isimlerden pratik
siyasete dönük hiçbir teklif gelmediğini söylemiyorum. Câri
siyasi düzende tek mesele kapitalizm değil. Irkçılık,
milliyetçilik, statücülük, nepotizm, ulus-devlet, küreselleşme,
çevre felaketleri vb. pek çok mesele mevcut. Ama “sol” teori
Marx'tan itibaren meseleyi temel olarak kapitalizm olarak vaz
etmiştir. O zaman ben de kendilerinden temel olarak bu hususta bir
teklifte bulunmalarını, -totaliter-otoriter-segregasyonist
yapılardan önce- münhasıran kapitalizmi (hakikaten) yıkacak bir
siyasa geliştirmelerini ve bu minvalde teklifte bulunmalarını
talep ediyorum. Yoksa Zizek'e gidin bakın, milliyetçiliğin,
ırkçılığın anasını pratik seviyede ağlatacak teklifleri
olduğunu görürsünüz. Ama her kitabında meseleleştirdiği
kapitalizme karşı tek bir teklifi yok.
“Nitekim,
andığınız isimler, sizi tatmin edecek bir siyaset teorisi
geliştirmese bile, sizi “eğitmeyi” başarmış gözüküyorlar.
Söylediklerinizin haksız, yanlış ve demagojik olduğunun en büyük
kanıtı, şahsınızın düşünsel varlığı değil midir?”
Ona
ne şüphe! Ben yazımda zaten bunu yazmışım. Demişim ki bu
adamlar cari düzenin tahlil ve tenkidini nefis yapıyorlar. Ben de
kendilerinden çok istifade ettim. Doktoramı da temel olarak bu
isimler üzerine yaptım. Ama iş kapitalizme karşı -onu yıkacak-
bir siyaset teklifine gelince, hepsinin ıslık çalmaya
başladıklarını görüyorum.
“Siz
bunlarla değil, Star, Yeni Şafak, Sabah, Akşam, bilmem hangi tv
kanallarındaki ağabeyleriniz ve arkadaşlarınızla varolmak
istiyorsanız, bu sizin seçiminiz, buna bir şey diyemem. Onlar
sizin “arzuladığınız” siyaset teorisini zaten
geliştirmişlerdir belki.”
Keşke
hocanın kıymetli yorumu burada bitseydi. Ya da bu şekilde devam
etmeseydi. Sessiz kalmayı tercih ediyorum.
“Bu
ülkede düşünceye yönelik düşmanlığın bir kere daha sizin
şahsınızda tescil edilmesinden üzüntü duyduğumu belirtmek
isterim.”
“Câri
ideolojik konstelasyonu tahlil ederlerken bizlere heyecandan kalp
krizi geçirtmelerine rağmen” diye yazan birisine bu söylenir mi?
Bu adamların teorik yaklaşımlarına benim kadar hayran olan kaç
kişi vardır bilmiyorum. Sırf bu yüzden doktoramı onlar üzerine
yazmışım. Her makalemde onlara referans yaparım. Benim
saldırdığım fikriyatları değil ki. Anti-kapitalist pratik
siyaset hakkındaki fikirsizlikleri -teklifsizlikleri, sessizlikleri.
“Ne
kadar parlak olursa olsun, bu obskürantizmin sizin tarafınızdan
temsil ediliyor olması, aynı şeyi bıktırıcı bir bayağılıkla
sürdürenlerin ekmeğini elinden alabilir, burada bir yarar var;
bunu da belirteyim.”
Şunu
mu söylemek istiyor hoca acaba? Senin gibi bir AKP yalakası böyle
şeyler yazdığında bir taraftan iyi oluyor, zira AKP yalakası
olmayanlar senin gibi bir adam olmak yerine sahih bir entelektüel
olmanın ne kadar zaruri olduğunu idrak edebilirler?
Bu
arada obskürantizm nereden çıktı anlamadım. Yazı çok net. Sol
sadece teoriden ibaret, ve bu teori pratik bir siyasa teklif edemiyor
diyor. Tersine yazı biraz fazla “açık” oldu bence.
“Kardeşce
tavsiyem, olabilirse eğer, bu lafazanlıklara müracaat etmemenizin
biyolojik ve ideolojik sağlığınız açısından önemli olduğu
istikâmetindedir.”
Biyolojik
sağlığım?
“Bu
notu yazmamın amacı şudur: müslümanların son yıllarda,
sosyalizmi ve komünizmi teorik ve pratik olarak azımsamaya,
değersizleştirmeye ve önemsizleştirmeye ayırdıkları enerjinin
beyhude olduğunu söylemek.
Tanrı
yardımcınız olsun, yine de.”
Ben
dünyada -Vattimo'nun hermenotik komunizmini saymazsak-sosyalizmi ve
komünizmi -ben de komünistim, ben de sosyalistim! demek dışında-
yücelten, bunların ne kadar da isabetli siyasetler olduğu hakkında
kitaplar yazan hiçbir “sol” entelektüel bilmiyorum.
Müslümanlardan önce “solcu”lar değersizleştirdiler bunları.
Ve Müslümanlarla ne kadar alakanız var hocam bilmiyorum ama gidin
bakın Müslüman gençlere, STK'lara. Hepsi sabahtan akşama kadar
Marx'tan Zizek'e kadar bütün “sol” teorisyenleri okuyorlar. O
kadar ki “solcular”ı bile geçtiler. Allah hepimizin yardımcısı
olsun, Ahmet hocamın da ideolojik ve biyolojik sağlığını
korusun.
17 Ekim 2014 Cuma
Ahmet Çiğdem hocanın yorumu
-“Sol
yoktur” başlıklı yazınızın, gerçekte “solda bir siyaset
teorisinin olmadığı” iddiasını dile getirmeyi amaçladığını
görmekle birlikte, bu iddianın tam da, “sol yoktur” ifadesini
yanlışladığını, aslında, “sol varolduğu için”,
“sosyalizm ve/veya komünizmde” bir siyaset teorisinin gelişkin
bir biçimde temellendirilmediği ampirizmini öne çıkarma
kurnazlığına prim bile vermek istemem, değil değer—yine de bu
ampirizmi görmezlikten gelmek doğru bir tutum olmasa gerektir. Hele
hele “sol” kavramının, gösterdiğinden çok gizlediğini ve
artık, solla, sosyalizmin ve komünizmin özdeşleştirilmesinin
çocukca bir tutkuyu imâ ettiğini belirtmek isterim. Siz sola
bakmaktan, sosyalizme ve komünizme bakmaya fırsat bulamıyorsunuz.
Buna devam edebilirsiniz. Sosyalizmin bir siyaset teorisine sahip
olmadığı iddiası, bir çok kereler ve muhtelif isimlerce
sahiplenilmiştir. Perry Anderson, Batı Marksizmi üzerine yazdığı
kitabında hatta, bu iddiayı, kitabın temel argümanı olarak
benimsemiştir. Gelgelelim, bu bir siyaset teori yokluğuna ve
zaafına yol açmadığı gibi, önce Lenin’le parti ve cadre
anlayışı, sonra II. Dünya Savaşı konjönktürünün neredeyse
zorladığı ve sonrasında bütün Komünist Partileri en azından
bir yere kadar “vicdanen” bağlayan tek ülke sosyalizmi pratiği,
sosyalist enternasyonellerin ve beynelmilel işci hareketinin gelişim
tarihi içerisindeki tartışmalarla birlikte kılı kırk yaran
siyasal çatışma ve anlayışları belgelediğini dikkatinize
sunarım. Sadece Lenin ve Troçki’nin Rusya özgüllüğünden
çıkarak yazdıkları bugün bile bir siyaset teorisinin öncüllerini
kurmak bakımından eşsiz veriler sunmaktadır. Sizin bütün
bunları bilmiyor oluşunuz, yahut biliyor ve fakat önemsemiyor
oluşunuz, solipsizminizi güçlendirir belki ama sizi haklı ve
doğru kılmaz. Sadece, Balibar’ın egaliberte kavramı bile
(maalesef Ranciere değil), münhasıran eşitlik paradigmasına
bağlı geleneksel sosyalist bir siyasal kavrayışın çıkmazlarını
bir kere daha vurgulamak açısından oldukça işlevsel olmuştur-
sizin olmadığını sandığınız, siyaset kavrayışı için, bu
tek örnek olmasa gerektir. Nitekim, andığınız isimler, sizi
tatmin edecek bir siyaset teorisi geliştirmese bile, sizi “eğitmeyi”
başarmış gözüküyorlar. Söylediklerinizin haksız, yanlış ve
demagojik olduğunun en büyük kanıtı, şahsınızın düşünsel
varlığı değil midir? Siz bunlarla değil, Star, Yeni Şafak,
Sabah, Akşam, bilmem hangi tv kanallarındaki ağabeyleriniz ve
arkadaşlarınızla varolmak istiyorsanız, bu sizin seçiminiz, buna
bir şey diyemem. Onlar sizin “arzuladığınız” siyaset
teorisini zaten geliştirmişlerdir belki. Bu ülkede düşünceye
yönelik düşmanlığın bir kere daha sizin şahsınızda tescil
edilmesinden üzüntü duyduğumu belirtmek isterim. Ne kadar parlak
olursa olsun, bu obskürantizmin sizin tarafından temsil ediliyor
olması, aynı şeyi bıktırıcı bir bayağılıkla sürdürenlerin
ekmeğini elinden alabilir, burada bir yarar var; bunu da belirteyim.
Kardeşce tavsiyem, olabilirse eğer, bu lafazanlıklara müracaat
etmemenizin biyolojik ve ideolojik sağlığınız açısından
önemli olduğu istikâmetindedir. Bu notu yazmamın amacı şudur:
müslümanların son yıllarda, sosyalizmi ve komünizmi teorik ve
pratik olarak azımsamaya, değersizleştirmeye ve önemsizleştirmeye
ayırdıkları enerjinin beyhude olduğunu söylemek. Tanrı
yardımcınız olsun, yine de. -
Ahmet Çiğdem hoca lütfetmiş yorum yapmış. Sağolsun. İstediğim -ve zaten kendisinden bekleyeceğim- dolulukta bir yorum olmuş. Gözlerden kaçmasın istedim. Yalnız bedenizin de kendilerine birkaç itirazı olacak. Bu haftasonu şehir dışında bir panelde olacağım için zat-ı alilerine cevap veremeyeceğim. Ama döndükten sonra bu kıymetli yoruma hakkında birkaç kelam etmek niyetindeyim. Allah cümlemize faydalı ilim nasip etsin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)